İnsanın kendi ‘günahının’ bedelini ödemesine bile tahammülleri yok.

İnsan neresinden başlasa bilemiyor böyle bir yazıya. Yazmadığım kısımlarda çektiğim acıya, düştüğüm çelişkilere ihanet ediyor gibi hissediyorum. Benim hikâyem de okuduğumuz diğer hikâyelerin çoğu gibi çocukluktan başlayan baskılarla başladı. Çocukken taytlar, omzu açık tişörtler bile giyemezdim çünkü nasıl alışırsam öyle giderdim. Ağaç yaşken eğiliyordu ve böyle kıyafetler geleceğimi inşa ederdi. Kötü yola düşebilirdim maazallah…

Çocukken annem dışarı arkadaşlarımla oynamaya çıkarken bazen örtü örttürürdü, utandığım için “Hava rüzgarlı, kulağım ağrıyor; onun için kulağımı kapatmam lazım” derdim.

Ailem okumamış, çok da dindar sayılamayacak ama el âlem ne derci, gelişime kapalı yapıda insanlar. 13 yaşından itibaren baskının dozu artarak devam etti. Liseye gidene kadar dayanabildim, okula kapanarak gittim. Pantolon giyme mevzusu var bir de. “Pantolon giyemezsin çünkü erkeklere benziyorsun, Peygamberimiz lanet etmiş.” ‘E o zaman Arap erkekler neden uzun elbise giyiyor, onlar da kadınlara benziyor giymesinler’ deyince ‘Orada adet bu, sıcaktan dolayı giyiyorlar’ dediler. Neresinden tutsan elinde kalan bir savunma. Erkeklere sıcak da kadınlara serin mi? Kadınlar kara çarşafların altında çok mu mesut? “Kadınlar mükâfatını cennetin serin suları kenarında otururken alacak.” ‘’Hem sen kendini erkeklerle bir mi tutuyorsun?’’ Erkekler de ahireti düşünüp pantolon giysinler diye üsteleyince ‘’Ne halin varsa gör, cehennemde cayır cayır yan’’ diyen bıraktı beni. Bir pantolon için yemediğim azar, çekmediğim surat kalmadı. Olsun kazandım, pantolon giyebildim üstüne her zaman uzun kıyafetler seçerek. Babamın, abimin yanında giydiğim pijamam bile sorundu kaç kere uyarıldım babam tarafından hatırlamıyorum. Yaşıtlarım deli gibi ders çalışıp en iyi okulları kazanma derdindeyken ben gözlerimi bozacak derecede kitap okudum. Okudukça zenginleştim, her sayfadan ayrı bir haz alarak devam ettim. Şimdi olsa ders çalışır, ailemden ayrı bir şehirde üniversite kazanmaya gayret eder, özgürlüğümü kimseye bırakmazdım. Bilemedim. Ben her şeyi çok geç idrak ettim.

Herkesten soyutlamıştım kendimi çünkü kitaplar başımdaki örtü ile ilgilenmiyordu.

Mahallemiz değişikti. Yarısı akrabamız, geri kalanı okuma oranı yüksek, sorgulayan, darbeler mağduru insanlardan oluşuyordu. Akrabalarımız küçük yaşta kapanmamı çok olağan bulurken komşularımız henüz çok erken olduğunu, çocuk olduğumu söyleyip duruyordu. Anlamını bile bilmediğim bir örtünün en önde giden savunucusu oluverdim. Bir dönemim kendimi İslamiyet’e adamış şekilde, attığım her adımda sürekli ‘’Allah’ın rızasını kazandım mı yoksa bu gittiğim yol cehenneme giden yolun başı mı?’’ diye düşünerek geçti. Olmadı. Ben o insan olamadım. Onca haksızlığın hukuksuzluğun kalkanı olarak kullanılan dine kendimi bu kadar kaptırmam normal değildi. Herkes tarafından ‘Sen mi değiştireceksin bu düzeni, sus artık’ söylemleri beni gün be gün her şeyin dışına itti. İmam Hatip’e gidiyordum ve bu durum orada çok sıkıntı yaşamama sebep oldu. Okuldaki ateist hocamla aramızın iyi olması diğer hocaların beni odalara çekip nutuklar atmasına, aileme söylemelerine neden oldu ve ailemin okuldan alma tehdidi ile son buldu. Her ne olursa olsun okumalıydım. Ben aynı ben olduktan sonra diplomamın bir önemi yoktu. Ben onlardan değildim. Körü körüne önüme sunulan şeyi aklıma yatmadığı sürece kabullenemezdim. Lise sonrası senelerce iş bulamayışım, babama mecbur oluşum, beş kuruşsuz kalışım yüzünden depresyona girdim. Kapı dışarı çıkamıyordum, evlerimizin yan yana olduğu arkadaşıma bile gidemiyordum erkek kardeşleri olduğu için. Yani istesem de çıkamıyordum çünkü gelinlik çağda genç bir kızdım, her an başıma bir iş gelebilirdi, evlenene kadar ‘temiz’ kalmak zorundaydım. O sırada abim cüzdanında sınıf arkadaşı kızların fotoğraflarını taşıyordu. ‘’Sen kendini erkeklerle bir mi tutuyorsun?’’ Evlenene kadar, bu 30 yaşıma tekabül ediyor, izin almadan dışarı çıkamadım. Nişanlımla bile her buluşmamızda yarım saatte bir aranarak kontrol edildim. Bu baskı bana çok ama çok fazlaydı, onlar beni sıktıkça ben bir yolunu bulup sızdım avuçlarından. Sosyal medya işimi kolaylaştırdı. Benim gibi kapana sıkışmış, çaresiz, kimsesiz bir dolu kadınla karşılaştım; cesaret verdik birbirimize. Örtümü açmak kıyamet sebebi değilmiş meğer, ben de dâhil kimse ölmedi. Saçım kızıl renkte, beyaz tenli de olunca baya yakışıyor, kendim güzel bulmasam da kızıl saçlarım çok güzel, beğenilmek ruhumu okşadı, saklamak zorunda kalınca hele. Gizli gizli saçımın beğenilmesiyle gurur duydum. Sonra sosyal medyada eşimle tanıştım. Attığım tweetlerden yaşadığım baskıyı anlayınca bana “Kızıl saçlı, asi ruhlum” demişti epey klişe falan ama bana hissettirdiklerini anlatamam. Açılma sürecimde her zaman yanımda olan, desteğini hiç esirgemeyen, gardımı düşürdüğümde elimi sıkıca saran sevgilime, canımdan öte kız kardeşlerime çok teşekkür ederim.

Şu an İstanbul’da yaşıyorum ve açıldım. Hala saçıma ne şekil vereceğimi bilemiyorum, örtüden kalan alışkanlıkla atkuyruğu yapıyorum sürekli. Olsun zamanla şekil vermeye de serbest bırakmaya da alışacağım. Birbirinden güzel tokalar, takılar alacağım; çocukluğumda saçımla ilgili içimde kalan ne varsa hepsini tek tek yapacağım. Rengârenk ojelerle süsleyeceğim tırnaklarımı. 5 yaşımda serçe parmağıma oje sürdüğüm için kuzenim terlikle dövmüştü beni, o günden beri nefret ederdim tırnaklarımdan. Mesela bere takıp alttan saçlarımı çıkaracağım, düşünmesi bile mutluluk verici, yapmayı en çok istediğim şeydi bu hemen kış gelsin istiyorum. Annem duysa kalp krizi geçirir, babam duysa bir daha asla konuşmaz benimle; sırf saçım var diye. Korkularım var; metrobüste kendini bilmezin biriyle tartışırken gizlice videom çekilse, haberlere çıksa, sosyal medyada yayılsa ne yaparım. Hiç konuşmadığım komşularımız annemle balkonda otururken “Aa sen kapandın mı” diye sorarlarsa ne yaparım? 30 yaşında koca bir kadınım ama benim bu kötülüklerle, ailemle arama girecek mesafeyle savaşacak gücüm yok. Annem yanıma geldi, mecburen kapandım. Buraya taşındığımdan beri tek kelime konuşmadığımız, balkondan ara ara göz göze geldiğimiz ve başımda örtü ile hiç görmeyen komşumuzun annemle beraber çıkarken bana bakışını asla unutmayacağım. Tanımadığım insanların akşamüstü çaylarına örtümle meze oldum, bu iğrenç korkunç bir şey. Hangi ben gerçek, hangi ben beni yansıtıyor anlayamıyorum. 30 yaşımda rüzgârın saçımı okşadığını hissetmek acayip güzel, muhteşem bir duygu, bırakmak istemiyorum. Ben ne yapacağımı bilemiyorum bu yaştan sonra kimlik bunalımına girdim belki. Çok uzattım ama içimdekileri dökmekten alamıyorum kendimi. Ben iyi değilim. Tüm bu ikilemeler enerjimi sömürdü, eski neşemden eser yok. Yaşadığım tek şey; ya bir gün ailem öğrenirse endişesi.

İnsanın kendi ‘günahının’ bedelini ödemesine bile tahammülleri yok.

 

(Bu yazıyı annemle beraber otururken yazıyorum. Ne çok isterdim bu yazıyı ona okumayı, beni anlayabilmesi için bir kapı açmayı. Maalesef.)

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir