Duyduğunda aydınlandığını hissettiren bir bilgidir özgürlük.

Hayatın kadınlar için bir hayli zor olduğu, geleneksel kodlarla, normlarla, ahlaki sorumluluklarla, rollerle donatılmış bir toplumda yaşamaya ek olarak; muhafazakar, dindar, sağcı üstelik fakir bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim.

Hikayelerini okuduğum diğer kadınlarla birçok ortak yanım var. Çoğunda olduğu gibi benim beynime de belli bir yaşa geldikten sonra başı örtmenin bir zorunluluk olduğu, bunun aksinin mümkün olmadığı, rol model olarak gösterilen tüm kadınların örtülü olduğu, örtmeyenlerin ise birer günahkar olduğu küçücük yaştan itibaren bir nakış gibi işlenmişti. Sadece bir ibadet şekli ya da Allah’ın emri değildi başörtüsü benim için; bir yaşam tarzıydı, kimlikti. Uğruna çok istediğim şeyleri yapamamaktı. İçimden geldiği gibi kahkaha atamamak, makyaj yapamamak, renkli giyinememek, sigara içememek, sevgilinin elini tutamamak, dans edememek, spor yapamamaktı. Sanki Allah’ın emrini yerine getirmekten ziyade bir bedel ödüyordum. Neticede ben başımda bir ayet taşıyordum. Erkeklerden çok daha büyük bir sorumluluğum vardı. Ben bir mümineydim. Allah bizi değerli yaratmıştı ve bu değerlerimizi sakınmalıydık. Kendimizi korumalıydık. İnsan hiç değerli bir mücevheri kutusuna koymadan, sıkıca örtmeden saklamadan açıkta bir yerde bırakabilir miydi?

Bir dönemin ikna odalarının tarihsel, siyasal ve kültürel zemini olan ve uzun bir sürece yayılmış sistematik bir şekliydi aslında bize yapılan. Üstelik öyle bir ikna ki; aksini düşünmen, hayal etmen, dilemen, istemen imkansız. Öyle bir ikna ki; bir şeyleri sorguladığın an kendini de sorguluyorsun, yeterince imanlı mı değilim diye. Öyle bir ikna ki; gerçekten ikna oluyorsun. Gerçekten kendi iradenle yaptığını zannediyorsun.

Bu söylediğimin yanlış anlaşılmasını istemiyorum, kendi isteğiyle belli bir yaştan sonra, eğriyi doğruyu bilerek örtünenlere saygısızlık etmek istemem ama bu benim hikayem, bunlar benim hissettiklerim.

Ben 7 yaşından itibaren okul dönemlerinde yarı zamanlı, yaz dönemlerinde tam zamanlı olarak Kur’an kursuna gönderildim. Kur’an’ı kaç kez hatim ettim bilmiyorum. Sadece Kur’an okumayı değil pek çok şeyin eğitimini o yaşlarda aldım. Tüm peygamberlerin hayatını biliyordum mesela. Hadisleri, sureleri, Allah’ın 99 ismini ne varsa ezberliyordum. Peygamberin saliha eşlerini ve adanmış hayatlarını da çok kez dinledim. Tarihi figürleri de öğrendim, mesela Martin Luther King’i, Rosa Parks’ı ve Malcom X’i dinledim kurs hocamdan ama tabi ırkçılığa karşı mücadele vermiş bu isimlerden sadece biri Müslümandı ve sadece o cennete gidebilecekti. Yıllar boyunca hayata nasıl sağdan bakmam gerektiği, insanları nasıl inançlarına göre ayırmam gerektiği, mağduriyeti, teslimiyeti, Allah uğruna, İslam uğruna nasıl mücadele etmem gerektiğini öğrendim. O güzelim çocukluk yıllarım dünyanın geçici, aldatıcı, günah dolu bir yer olduğunu; asıl önemli olanın ahiret olduğunu, dünyadaki her hareketimizi her anımızı cenneti kazanmak, ahiretimizi kurtarmak için harcamamız gerektiğini dinleyerek geçti. Biz insanlık olarak dünyada bir sınavdaydık ve nedense Müslümanlar olarak çok fazla acı çekmiştik.

Kur’an kursuna giderken başım hep örtülüydü. Sadece mahallede ve okulda açıktı. Temelli örtünme kararını verdiğimde zaten yılların tecrübesini taşıyordum. 15 yaşındaydım, regl olmuştum ve akil baliğdim. Neyin ne olduğunu biliyordum. Kararımı rahatça uygulayabilmek için de İmam Hatip lisesini seçtim. Lisede en popüler, en marjinal öğrencilerden biriydim. İçimdeki özgür ruh ailemden az ötede açığa çıkıyordu. İlk flörtüm, ilk öpüşmemi lisedeyken yaşadım. Şimdi rahat rahat yazıyor olmam o zamanlar da rahat yaşadığım anlamına gelmesin. Her işlediğim “günah”tan sonra pişmanlık duyuyor, Allah’tan af diliyordum. Nefsime uymanın dayanılmaz bir vicdan azabı vardı. Oysa hayatta bunlardan daha doğal ne vardı ki? Sevmek, sevilmek kadar hak ettiğim bir şey yoktu çünkü zaten ailede sevilmediğimi düşünüyordum. Başım örtülü de olsa çevreme tam anlamıyla yaranamıyordum. Kimseyi memnun edemiyordum. Biri makyajıma, biri türbanı bağlayışıma, biri pardesümün boyuna, diğeri pantalonuma laf ediyordu. Dizayn etme hastalığı vardı sanki herkeste. Sanki sürekli bir psikolojik işkence altındaydım.

O dönem katsayı problemi vardı ve Meslek Yüksek okulları ile İlahiyat dışında seçeneğimiz yoktu. Son seneye geldiğimde bir gerçekle yüzleştim. Mezun olunca ne yapacaktım? Babamın dizinin dibinde mi oturacaktım, annemin hayalindeki gibi zengin, imanlı ve yakışıklı bir koca mı bulacaktım yoksa ilahiyat okuyup hoca mı olacaktım? İlk radikal kararımı verdim, İlahiyat istemiyordum. İki yıllık da olsa şehir dışında bir üniversiteye gidecektim. Dershaneye gittim, hazırlandım, tam tercih döneminde katsayının kalktığını öğrendim ve tercih yapmadım. Bir sene daha hazırlanmayı göze aldım, az uyudum, çok çalıştım. Bu süreçte katsayı kısmi olarak geri geldi ve son kez uygulandı. Benim için çok yıptratıcı bir seneydi. Akrabalarım bana hiç yakıştırmasalar, İmam Hatip lisesinden çıkıp puanım kırılsa da 4 yıllık bir üniversite kazanmıştım ve o zamanlar farkında değildim ama bu başarı aslında benim özgürlüğe giden yolda kırmam gereken ilk zincirdi.

Aileden uzakta, farklı bir şehirde okumak gerçekten onlar için kabul etmesi zor bir şeyken, benim için nefes alma şansıydı. Üniversite hayatım boyunca bolca nefes aldım. Ama oldukça ihtiyatlıydı nefeslerim. Mesela henüz 2. sınıftayken Erasmus’la yurtdışına çıktığımda malum günahlardan hep uzak durdum. Ne bir erkekle flörtüm oldu ne de alkol kullandım. Başörtülü bir kadın olarak “bana yakışmayan” hiçbir şey yapmadım. Çünkü daha yurtdışına çıkma hakkını kazandığımda bana tebrikten çok tedbirsel mesajlar verildi. Özgür bir alana gidiyor olduğum için benim de “günahkar” bir kadın olmamdan korktuklarından, şaka yollu “Başını açıp gelmezsin inşallah” , “Gavur memleketinde ne yapacaksın aman dikkat et kendine” , “Orada her yer alkollü dikkat et içeceğine birşey karıştırmasınlar” gibi manidar mesajlar verildi bana.

İçimden farklı davranmak geliyordu ama başımdakinden utandığımdan yapamıyordum. Sanki örtüyü beni disipline etmek için taktırmışlardı. Allah korkusundan çok başörtüme yakışmayacağı için özgür davranamıyordum. Ama o dönem çıkarma gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Sanki çıkarırsam bana laf söyleyenler, hakkımda dedikodu yapanlar haklı çıkacaktı. Sırf onlara inat içimden gelenleri yapmadım. “El âlem ne der” söylemi beynime kazınmıştı.

Allah’ın erkeklere kıyak geçtiği barizdi ama bunu keşfetmem için biraz okumam gerekmişti. Üniversite bana meslek kazandırmadı, hayatımı kazandım ben. Gerçek kimliğimle tanıştım. Yaşamayı, özgürlüğü, farklı insanlarla bir araya gelmeyi, onları yargılamadan dinlemeyi, sorgulamayı, düşünmeyi, açık fikirli olmayı, empati kurmayı öğrendim. Artık hayata tek pencereden bakmıyordum. Bir yandan kavram karmaşaları yaşarken bir yandan aydınlanma çağımı yaşıyordum. Erasmus dönemimin son aylarıydı ve benim asıl miladım dediğim olay başladı; Mayıs 2013, Gezi Direnişi. 31 Mayıs’ta bulunduğum Avrupa ülkesinde Gezi’ye selam olsun diye bir eylem organize ettim. Ama eylem çağrısını yaptığım Erasmus öğrenci grubundan engellendim. Henüz “mesele sadece ağaçtı” oysa ki, tahammül edemediler. Ben de tahammül edemiyordum. Başımdakinin siyasi malzeme olarak kullanılmasını, üstünden oy devşirilmesini kabul edemiyordum. O dönem başörtülü kimliğimle attığım bir tweetle geri dönülemez bir yola girmiştim. “Benim başörtülü bacılarıma saldırdılar” söylemine itiraz etmiştim. Hatta birazcık isyan etmiş olabilirim. Sert muhalefetim sonucu inanılmaz derecede bir destek furyası başladı ama aynı zamanda nefret odağı olmuştum. Hayatım boyunca bana öğretilen tüm kavramlar savaş halindeydi. Karşı mahalleden tebrikler, kendi mahallemden tehditler ve hakaretler yağıyordu. İnandığım tüm doğrular ilk o zaman sarsıldı. Başörtüm, kutsalım, namusum, dinim, ailem herşeyim günlerce ağır hakaretlere uğramıştı. Belki de cumalara bile gitmeyen, eşine şiddet uygulayan, sadece kimliğinde müslüman yazan, türbanlı porno fantezisi olan, hiç tanımadığım erkekler, rahatlıkla “Başörtünden utan” , “Çıkar onu başından, haketmiyorsun” diyordu. Başörtülü bacılarına bu kez gerçekten acımasızca saldırıyorlardı. Hem de “dinsiz Cehapeliler” değil, benim müslüman kardeşlerim. Öyle müslümanlar ki sırf farklı düşünüyorum diye mezun olduğum İmam Hatip lisesi derneğinden aldığım burs kesilmişti. Arkadaşlıklarını bitirenler de cabası. Bu tepkiler beni karşı mahalleye daha çok yaklaştırdı. Sol düşünceyle ve feminizmle tanıştım. O saatten sonra daha çok okudum, daha çok aydınlandım. Yaptığım nankörlük değildi sadece geçmişte yapılan ne varsa şimdi daha katı bir şeklde, farklı bir cepheden uygulanıyordu. Siyasilerin her başları sıkıştığında kadınlarla ilgili söylemler üretmelerine katlanamıyordum. Toplumsal olaylara sessiz kalamıyordum, isyanım açığa çıkmıştı bir kere. Eylemlere katılıyordum, direniyordum, yazılar yazıyordum, kendimi ifade etmeye çalışıyordum. Düşünce şeklimin farklılaşması kıyafetlerime de yansımıştı; daha salaş, etnik kıyafetler ve şallar kullanıyordum. Bu şekilde aslında verdiğim mesaj açıktı: “Ben başörtülü bacı değilim!” Sanki onlara benzersem kendime, vicdanıma, iç sorgulamama ihanet edecektim. Sanki onlara benzersem muhalif kimliğim zedelenirdi. Sanki onlara benzersem nefesim kesilecekti…

Kısa bir süre sonra “başörtülü bacı”dan “başörtülü muhalif”e evrilmiştim. Ama tatmin olmuyordum. Neden sağcısı solcusu, liberali feministi benden önce başımdakini görüyordu? Yoksa ben hep başımdakiyle mi vardım ve var olacaktım? Ben neden sürekli bir kimlikle, bir kodla, bir kıyafetle anılıyordum? Gerçekten çok rahatsız olduğumu hatırlıyorum bu durumdan. Ayrıca artık dini anlamda bambaşka bir boyuttan bakıyordum dünyaya. Hayatımın merkezinde din yoktu artık. Lugatımdan Allah korkusu silinmişti. Vicdanım ön plana çıkmıştı. Sonunda, sadece vicdanımla yaşamaya karar verdim. 1 yıl süren sancılı süreç, bocalamalar, sarsılmalar, çelişkiler sonucunda kendi özgürlüğümü yaşamaya karar verdim. Hayatımda tutarsızlığa yer vermemeyi seçtim.

Yasak devam ettiği için ilk yıl perukla girdiğim üniversiteye son sınıfta geri döndüğümde artık açılmıştım. Birkaç kişi haricinde pek açık açık konuştuğum ve destek aldığım olmadı sınıftan. Bu süreçteki en büyük desteği iç huzurumdan aldım diyebilirim. Ailem bilmedi bir süre, söyleyemedim. Dini konulara aşırı hassasiyetleri epey korkutuyordu beni. Ama her şeyi göze almıştım. Sıkıntılı bir süreç beni bekliyordu biliyordum ama önce rahat bir nefes almak istemiştim. İyisiyle kötüsüyle, iyi ki ve keşkesiyle ilk önce kendim yaşamalıydım. Bir süre ikircikli davranmak zorunda kaldım. Ailemi görmeye gittiğimde başımı kapatıyordum. Buna rağmen vicdanım o kadar rahat, huzurum o kadar yerindeydi ki, iyi ki yaptım dedim hep. İyi ki cesaret ettin, göze aldın ve başardın. Hayattaki tek pişmanlığım bunu daha önce yapamamış olmamdır. Üniversiteden mezun olurken değil de üniversiteye başlarken bu farkındalığa erişmiş olmak için vermeyeceğim şey yok diyebilirim.

Ailem daha sonra bir şekilde öğrendiler açıldığımı. Zaten siyasi görüşümün değişmesinden dolayı çatışma halindeydik. Beynimin yıkandığını düşünüyorlardı. Çocuk yaştan itibaren beynim yeterince yıkanmamış gibi… Yine de tepkileri hiç de öyle korktuğum gibi olmadı. Belki uzaktık diye, belki artık yaşım erişkindi diye, belki değişimimin farkındaydılar diye, belki beni daha çok kaybetmek istemiyorlar diye; bilmiyorum, kardeşlerim dahil hiç sert bir tepki almadım. Öfkeden ziyade üzüntü duyuyorlardı. Günah, sevap, cennet, cehennem dörtgeninden baktıkları için üzülüyorlardı benim için. Özellikle babam, hala daha bir gün yeniden kapanacağımı düşünüyor, sürekli bunun için dua ediyor. Üzgünüm babacığım ama şimdiye kadar kıldığım hiçbir namaz, ettiğim hiçbir dua, tuttuğum hiçbir oruç benim içimi bu kadar huzura erdirmedi. Çocukken intihar etmeyi düşünen biri olarak hiç bu kadar mutlu olmadım, hiç bu kadar özgür olmadım, hiç bu kadar iyi hissetmedim. Şükrediyorum ve gurur duyuyorum kendimle.

Duyduğunda aydınlandığını hissettiren bir bilgidir özgürlük. Kimsenin bilmediği ama aslında efsane olan bir şarkıdır. Ufkunu açan bir filmdir, tekrar tekrar izlemek istediğin. Ruhunun derinliklerine dokunan bir şiir, bir türküdür özgürlük. Özgürlük, bir kere görsen, bir kere duysan, bir kere dokunsan, bir kere koklasan bir daha ömrün boyunca hasretinden öleceğin şeydir.

Her kadın önce kendi özgürlüğüne sarılmalı. Sıkı sıkı tutunmalı kendi geleceğine. Devrimi kendi içinde yaşatmalı önce. Evrim geçirmeli tüm hücreleri ve düşünceleri. Direnmeli, üzerinde kurulan tüm tahakkümleri yıkmalı, tüm zincirleri kırmalı. Çünkü özgürlük öyle güzel bir şey ki sadece erkeklere tahsis edilmiş olması kabul edilemez. Özgürlüğe bir adım atmak gerek, çünkü özgürlük en çok biz kadınların hakkı. Yüzyıllarca ev içinde sayısız ve karşılıksız emek gösteren biziz. Dinimizin gereği, siyasetin malzemesi olunca yine direnen biziz. Biz kadınlar, okul kapılarından alınmazken, dava arkadaşlarının sessizce içeri girişlerini izleyenleriz. Bizlerle birlikte direnmek yerine “eğitim söz konusu olunca esneklik olabileceğini” söyleyenlere kırgınız biz, isyanı meşru görmeyip evin yolunu gösterenlere, bizi eve mahkum edenlere kızgınız. Sırtımızdan yükselen iktidara, ülkenin yarısı olmamıza rağmen hala çeyrek oranda bile temsil edilemeyişimize, verdiğimiz oylarla kazanmalarına ve aslında sadece hakkımı geri almama rağmen dilinden düşürmeyenlere, tamah ettirenlere, minnet bekleyenlere öfkeliyiz.

Yarın bir gün özgürlüğümü elimden almaya kalksalar ilk isyan edecek, ilk sokağa çıkacak belki de uğruna ilk ölecek kişi benim gibi hissediyorum. Kolay değil, gençliğimin en güzel yıllarında tam 8 sene saçlarımı rüzgara değdiremedim ben. Rüzgarı eksik edemem artık saçlarımdan.

Yıllarca tek tel saçım gözükse bilmem kaç sene cehennemde yanacağımı işittim. Oysa rüzgar saçlarımı ilk uçuşturduğunda, tenime ilk dokunduğunda kalbimin derinliklerine de dokunmuştu. Bana yalnız olmadığımı, güçlü olduğumu, özgür olduğumu o an gerçekten hissettirmişti.

Şimdi saçlarım uçuşuyor diye cehennemde yanacaksam yanayım, ben buyum.

 

Doğuştan günah işlemeye ve günaha sevketmeye meyilli bedenim ve saçlarımla, ben kendim oldum, kendimi buldum. Bana istedikleri kadar nankör desinler, yoldan çıkmış desinler, ahlaksızlıkla, namussuzlukla, dinsizlikle suçlasınlar. Kimseyi memnun edemediğim bir hayatta, kendimi memnun etmeyi seçtim. Hepsi bu.

Paylaş:

Yorumlar (3)

  1. Fatma Elif

    Benim hikayem gibi okudum. Çok daha geç hissettim o rüzgarı saçlarımda. Sadece 20 sene değil kaybettiğim, bir hayat sanki.

    • Hayat insana özellikle kadına çoğu zaman çok geç şans tanıyor. Geç olsun güç olmasın derler ya, ne eksik ne fazla, tam olarak bu. Er yada geç, öyle yada böyle direndiğimiz zaman, dik durdukça kendimizi bulacağız. Kendimizi bulduğumuzda geçen yılların, bizden çalınan yılların hesabını soracağız. Yaşayarak, inat ederek, içimizden geleni yaparak soracağız hesabı. Onlar gücümüz karşısında eriyerek içten içe eriyerek izleyecekler özgürlüğe kavuştuğumuz yılları… Çoğu zaman şöyle düşünüyorum; ya farkedemeseydim? ya okumasaydım, duymasaydım, görmeseydim, vicdanımın sesini dinlemeseydim? Belki de toplumumun benden beklediği koşullarla boğuşuyor olacaktım. Gençliğimin baharını çalmış olabilirler ama benim genç ve özgür ruhumu çalamadılar. Şükürler olsun.

  2. Benbenmiyim

    Kendimi okudum. Ama ben 8 yıl değil 18 yıl sonra hissettim rüzgarı saçlarımda

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir