Önce bonenin çıkışı, sonra yarım türban, sonra şapka ve en nihayetinde saçlar.

Benimkisi düne kadar aklıma yazmayı getirmediğim bir hikaye. Sıkılacaklar için baştan söyleyeyim biraz uzun olabilir. Öznesi ben olduğum için kendimi tanıtmam icap ediyor. 36 yaşındayım. Eğitimli ve çalışan bir kadınım. Kendini bulana kadar ömrünün kayda değer bir bölümünde gelgitler yaşayan biriyim.

Ben taşra zihniyetinin elle tutulur şekilde hissedildiği bir ilçede büyüdüm. Annem muhafazakar yapıda, samimi duygularla inancını yaşamaya çalışan biri. Babam aşırı milliyetçilikle, cuma namazından ibaret bir dindarlık arası bir yerde bir dünya görüşü tutturmuş durumda. Akrabalarımdaysa liste, imamlar, mollalar, Kur’an kursu hocaları, tarikatlara meyledenler, hacılar şeklinde uzayıp gidiyor.

Böyle bir ortamda benim başımı kapatmam kaçınılmaz olacaktı elbette. İlkokuldan sonra İmam Hatip’in orta kısmına kaydettirildim. Elbette o yaştaki bir kız çocuğuna kimse fikrini sormadı. Başımı ilk kapatışım o yaşlara tekabül ediyor. Oldukça tuhaf ama bir yandan da güvende hissettiğimi hatırlıyorum. Bu güven duygusunun etrafımdaki kadınların, erkeklerin kızlar için birer ırz düşmanı olduğu şeklindeki örtülü empozesinden kaynaklı olduğunu daha sonra idrak ettim elbette.

Zaman ilerledikçe güven duygusu veren kozam bir şekilde beni yutmaya başlamıştı, bunun bilincine uzun süre varamadım. İmam Hatip’in lise kısmında benlik ve kabuk arasındaki çekişmeyi farklı tezahürleriyle yaşadım.

Örneğin kızların bir kısmı o zamanların muhafazakar kızlarının hayran olduğu ilahi söyleyen poster çocuğu Eşref Ziya hayranıydı. Ben rock müzik dinliyor ve Yavuz Çetin’i yeni yeni keşfediyordum. (Şu an normal karşılanabilir ama o zamanlar bu tuhaf bir durumdu.) Diz altında olması gereken eteğime kuru kafalar, tribal desenler çizdiğim için idareden fırça yiyordum. Çizim yeteneğim olduğu için derste sık sık bir şeyler karalar, arada da nü çizimler yapardım. Sıkıcı geçen Arapça derslerinde arkadaş grubumdakiler benden erotik çizimler yapmamı isterdi. Duş altında sevişen adam ve kadın en favorilerdendi mesela. Şimdi o arkadaşlarımın da bulundukları dünyadan manen ve cismen ne kadar kopuk olduğunu sık sık düşünürüm.

 

Belki okuyan muhafazakar, İmam Hatipli arkadaşlar kızacak ama her okulda o yaş grubundaki gençlerin hissettiği, deneyimlemek istediği ne varsa biz de hayalini kurduk. İçkinin tadı nasıldır’dan başlayıp müzik dinlemek günahmış’a kadar giden uzun sohbetlerimiz olurdu. Hatim indirmek için cüz dağıtılır, bir hafta içinde bitirilmesi istenirdi. Başlarda okusam da sonra umursamamaya başladım. Okudum diye yalan söylüyordum. Bir sohbet ortamında bunu itiraf edince bir kaç kişi ‘’Aa ben de okumuyorum,’’ diye bu itirafa katıldılar. Kesinlikle rahatlatıcı olmuştu bizim için.

Muhafazakar ortamda büyümeyenler pek anlayamaz. İslamcılık salt bir inanış meselesinden ibaret değildir. Yaşam biçimini inşa etme, çocukluktan başlayarak bireyi dizayn etme, en sonunda da toplumu kendi kıt çerçevesine göre şekillendirme gayreti taşır. Bunun için en çok baskı altına alınıp beyni yıkanan kesim kadınlardır. Anne olup çocuklarını bu zihniyete uygun yetiştirecekleri için anahtar rol kadınlardadır. Kadınlarla bu kadar çok uğraşılmasının temel sebebi budur. Kadın dönüşürse toplum da dönüşür.

İslamcı yaşayışta bir kast sistemi mevcuttur. Manevi bir kast sisteminden bahsediyorum. İslamı en iyi ben yaşıyorum, diyen hacı hoca takımı diğer inananları İslamı yeterince yaşamadıkları için hor görürler. Bu biraz metal müzik dinleyenlerin hiyerarşisine benzer: Yeterince sert değilsen iyi değilsindir. Radikalliğe varan yaşayış biçimleri ‘nefsine yenilmiyor’ denilerek saygı görür. Televizyon olan eve girmeyen hoca el üstünde tutulur.

Kadınlar açısından durum daha berbattır. Örneğin bir kadın kap denen pardesünün biraz daha kısası olan bir kıyafet giyiyorsa bu kadın kesinlikle pardesü giyenler tarafından hor görülecek ya da en hafifinden eleştirileceklerdir. Pardesü giyenler de kendini kurtaramaz, bu defa çarşaf giyenler pardesü giyenlere yeterince takva sahibi olmadıkları için tepeden bakacaklardır. Çarşaf giyenler de kendi aralarında çekişebilir. Siyah dışında bir çarşaf giyiyorsanız kınanabilirsiniz.

Bu saçmalıkları eleştirmeye kalkarsanız da kafir damgası yemeniz kaçınılmaz olur. Tarikatlar arasında inanç, dini vecibe, Allah’a ulaşma yolları açısından da kıyasıya bir sürtüşme vardır. Biz en iyisiyiz, şu hocaya şu el vermiş, şu molla Peygamberin kuzeninin soyundanmış şeklinde bir yarış hali mevcuttur. İslamcı anlayış, inanıştan çok bir rejim inşa etme içeriği taşır. Tebliğ mecburidir. Müslüman olmayan ya da müslümanlığa uygun yaşanmadığı düşünülen birine “tatlı” uyarılardan, psikolojik baskılara kadar bir çok yolla ulaşılmaya çalışılır. Anne baba olarak çok iyi müslüman olmanız yetmez. Çocuklarınız eğer iyi müslüman değillerse cennete girme ihtimaliniz tehlikeye girer. Onlara her fırsatta telkinde bulunmanız, kendi meşrebinizce baskıda bulunmanız icap eder. Dikkat etin bütün boşluklar değerlendirilmiş, bütün -aradığınız kişiye ulaşılamıyor- ihtimalleri bertaraf edilmiştir. Çok akıllıca değil mi?

Bana göre insanın koluna bacağına yapışan bu kocaman kitlesel bir ağın içinde kadınların kendilerini sorgulaması ve bulması mucizevi bir şey.

Kendi adıma ilk sorgulamalarım yine okul zamanlarıma tekabül ediyor. O kırılma anımı unutamıyorum. Kuran’ı Kerim dersine giren 60 yaşlarındaki bir meslek hocası kendi karısının üzerine 15 yaşındaki bir öğrencisini kuma olarak kaçırmıştı. Dehşete düşmüştük. Bir kaç gün okulda ve mahalle ortamında tepkileri gözlemlediğimi hatırlıyorum. Ve genel tepki şuydu: Kaçırmış ama nikah da kıymış.
Büyük bir iki yüzlülüğün içinde yaşadığımı fark etmeye başladım. Feci bir hayal kırıklığı. İbadetle aram yoktu ve hepten bıraktım.

Katsayı sorunu yüzünden üniversiteye girmenin zor olduğu yıllardı. Başım hala kapalıydı ve bu kapalılık hissettiğim haksızlığa ve ayrımcılığa bir başkaldırı niteliği kazandı. Bir solcunun yumruğu ya da bir aktivistin kendini zincire vurması neyse benim başımı kapatmam da oydu. Tepkisellik ve var olan konjonktüre karşı bir reaksiyon. İnançtan tamamen bağımsız. İçimdeki inanç kırıntısı yok olmaya yüz tutsa da başımdaki kumaşın anlamı farklıydı.

..

Her ne sebeple başını kapatıyor olursa olsun kapalı bir kadının hayatı yaşayış şekli apayrıdır. Bir başkası için gayet sıradan olan şeyleri yapabilmesi, bir zahmet bir tören işidir. Markete örtünüp inmek, kapı çalınca başına bir şeyler geçirmek, denize girmek (veya girememek), gün ışığından yeterince faydalanamamak, sıcakta bunalmak, kafadaki bonenin gün boyu şakaklarınızı sıkması. Menopoz dönemindeki kapalı bir kadının durumu daha fenadır. Sıcak basar, duvarlar üstüne üstüne gelir, kan ter içindesindir ama başı, kolları, boynu sıkı sıkı kapalıdır. İşini alelacele görüp eve kendini dar atan kaç menopozlu kadın var tahmin edemezsiniz.

Gelelim kritik sürece. Başımı kapatmaktan vazgeçiş bir aşamalar zinciri oldu benim için. Önce hiç tanımadığın kendinle buluşma, o beni kabullenme, başı kapatmaktan vazgeçme düşüncesini fark ediş, bu düşünceyi kabullenememe ve nihayetinde kabulleniş.

Çocukluk çağından itibaren kıyıda köşede kalmış bütün nötronlara dek işlenen günah ve bir şeyleri yanlış mı yapıyorum kaygısı uzun süre yakamı bırakmadı. Ama kabulleniş safhasından sonra şunu gördüm: İslam’da da büyük günah kabul edilen, kişiliğime de ağır gelen bir çemberin içindeydim. Riya. Çelişkili, iki yüzlü ve fikrime ters bir hayat yaşıyordum. Dışım içime aykırıydı, içim dışıma ihanet ediyordu. Birbirleriyle yüzleşmeli ve birleşmelilerdi. Ki kendimi bütünleyebileyim.

Anneme bu riya duygunun bana yaşattığı eziyeti anlatarak açıldım. Zaten böyle bir şey beklediğini söyledi. Şaşırdım. (Anneler bazen sizi sizden iyi tanır.) Elbette üzüldü, düşündü, sarsıldı. Şükür ki sağduyulu bir annem vardı ve babama uygun şekilde anlattı. Babam zamanla kabullenmek zorunda kaldı. Başımı bir anda açmadım. Orada da bir geçiş süreci yaşadım. Bir gecede yaşanan bir devrimden değil, aylar süren bir evrimden bahsediyorum.

Önce bonenin çıkışı, sonra yarım türban, sonra şapka ve en nihayetinde saçlar. Bu süreçte üniversiteyi kazanmış olmasaydım, bir geleceğim olmasaydı, baba evinde yaşayan bir ‘ev kızı’ olsaydım belki hala şu an yerimde sayıyor olurdum. Eğitim ve ekonomik özgürlük bu işin başı. Memlekete gittiğimde gözlerdeki o kınama ışıltısını zaman zaman yakalıyorum. Ama aldırdığım yok. Ancak hala orada yaşayan ve çalışmayan bir kadın olsaydım bakışla yetinmeyip demir yumruk gibi inerlerdi tepeme, bundan eminim.

Çünkü bu zihniyet okumuş iş güç sahibi kadınları bile sindiriyor. Kuzenim de eğitimli ve çalışan bir kadın. O da gençliğinde kapalıydı, daha sonra başını açtı. Ancak memleket ziyaretlerinde başını hala örter. Bir gün bana ‘’Sen başardın, ben başaramadım, baksana şu halime; kendi evimde başka burada başka,” demişti. Düşünün nasıl bir cenderenin içindeyiz. Bunu kırmak biliyorum ki zor.

Başını açmayı düşünen arkadaşlara naçizane tecrübe ve tavsiyelerim, iki yüzlü bir hayat sizi yıpratır. Kendinizi eğitin ve en mümkün zamanda bir iş edinin. Bir süre vicdan muhakemesi yapacaksınız, bu normal olan. Uzun bir zaman boyunca bir kozada yaşadınız dış dünyaya uyum sağlamak zaman alacak. Denize istediğiniz gibi girmek, içki için ya da içmeyin bir meyhanede saatler boyu oturup bir şeyler yiyip içmek, hoş bir jean giymek, kuaförden fön çektirip o başı kapatmadan sokakta yürüyebilmek, koyu renk oje sürmek, spor salonunda başınızdan terler süzülmeden spor yapabilmek, evlenmeyi düşünüyorsanız istediğiniz gelinliği seçebilmek; bunların hepsi bir süre size tuhaf gelecek. Rüyalarınızdan terle uyanacaksınız: Mesela sokakta başınız açık olup koştur koştur eşarp arayacaksınız. Başınızı açtıktan sonra uzun süre geçse de kendinizi bazı rüyalarda kapalı göreceksiniz. Bilinçaltınız miladınızdan önceyi bir süre bağımsız şekilde yaşayacak. Bu süreçler sizi doğru ve iyi hissettiren o yoldan döndürmesin. Bir gruptan kopma ve o gruba artık ait olmama hissi yakanızı bırakmayabilir. Ancak birey olmanın yolu, yanlış gördüğünüz bir grubu terketmekle başlar. Sonrasında zaten ister istemez sizin gibi birey olma mücadelesi veren bir grupla yakınlaşmış bulursunuz kendinizi. Bu süreçte yalnız olmadığınızı bilin. Cumhuriyetin bize bahşettiği bu özgürlüğü ve kendi hayat şeklimizi seçebilme hürriyetini değerlendirin. Yalnız olmadığınızı bilin. Güzel saçlarınızı gün ışığında yıkamanız dileğiyle. Mücadeleniz daim olsun.

Paylaş:

Yorumlar (7)

  1. M.Gokagac

    Kutluyorum kardesim, yazinizi zevkle okudum ve tesekkur ediyorum.

  2. Benbenmiyim

    Yaşadıklarımı yaşayan birisi daha..

  3. Özgürlük Emek İster (Bulutsuzluk Özlemi)

    Aç güzelim saçını
    Savursun rüzgar
    Aç güzelim saçını
    Güneş parıldatsın
    Aç güzelim saçını
    Yağmur ıslatsın
    Dökülsün damlalar
    Tellerinden
    Biliyorum seni saran o çemberi
    Biliyorum özgürlük emek ister…

  4. Anonim isim

    Çok etkileyici bir hikaye. İçimde büyük bir takdir ve saygı duygusu uyandırdınız. Tebrik ederim.

  5. Şükrü Çelebi

    “Özgürlük” dediğiniz şeyi başı kapalı yaşıyor olmanız yerine başı açık olarak yaşıyor olmanız beni sevindirdi nedense. Cumhuriyetin size kazandırdığı özgürlüğü!
    Aynı zamanda pek çok kadın ve tabi erkek, Allahın, tavsiyeleri ile kazandırdığı özgürlüğü tercih ediyor. Yani özgür olunduğunda, sadece modernitenin veya genel olarak insanın heva ve hevesinin ürünü olan arzularını istediği gibi yaşayabildiği şey değildir özgürlük. Mesala en özgürlerimiz peygamberlermiş gibi geliyor bana.
    Sonuç olarak insanın, bilerek, tercih ettiği hayatı yaşıyor olması güzel bişey, en nihayetinde olumlu olumsuz sonuçları ile yüzleşecek olan kendisi, hem burada hem öte dünyada.

    • Konudan bağımsız aklıma geldi; öte dünyanın varlığından emin olduğunu en çok dillendirenler hep kötü olanlar, ki yaptıklarının cezasız kalmayacağını hissedelim. Heva heves arzu ile yaşamak mı, aman allahım öte alemde cezalandırılabiliriz. Toprağın altında çürüdüğümüz öte alemde. Bilincimiz yokken.

  6. Kisisel bir hikayenin icine onemli tespitler serpistirmissiniz, tesekkurler. Severek okudum.

    “İslamcı anlayış, inanıştan çok bir rejim inşa etme içeriği taşır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir